ÜÇ GÜN, ÜÇ KAFADAR / SARISU – KERPE KAMPI

Notlarıma bakıyorum… Gece ikide Kandıra yokuşlarına tırmanırken bıraktığım sesli notlara… Oradaki ses tonuma hayret ediyorum. Aklıma Tolga’nın heyecanı, Ebazer’in “çoookk iyi” söylemleri geliyor.

20170610_121711

Artık anlatma vakti geldi…

Yazı ortamlarının depresif havasında sıkışmış eski dostlarıma, bırakın şu dergi meselelerini, bir fikri kurtarmaktan da vazgeçin, önce kendinizi kurtarın minvalinde söylevler yaparak kafalarını şişiriyorum… Nihayetinde, dünyaya kıyasla saniye eden ömrüm boyunca bisiklet hep hayatımda ve kurtarıcıydı. O yüzden o melankoli sevdalısı arkadaşlarımla rast geldikçe de kahve, sigara, koltuk yapma, pedal, su, kitap yap diye kafa ütülemeye devam ediyorum ve sanırım artık bundan rahatsız da olmaya başladılar…

Henüz yolculuğa bile giriş yapamadığım bu yazının uzun olacağını tahmin etmek zor değil gibi… Anlatmamı isteyenler olduğu kadar hiç okumayıp oku-muş gibi yapanların da olduğunu biliyorum. Birçok insanın bir cümle daha okuyabilecek vakti olmadığını, kimisinin de bu okuma- yazma işlerine merakının olmadığını da biliyorum. Yüz yüze anlatıp daha fazla detay isteyenleri şöyle alalım, hazır mısınız?

.
.
.
.
.

.
.
.
.
.

İnsanoğlunun icat ettiği takvimlerden perşembe olarak adlandırdığı günlerden birinde, yıl 2017, gün rakam olarak 8.

Ramazan ayı öncesinde Tolga’nın sürekli Ramazan’da hafta sonları bir yerlere kamp atalım söylemleri kafamı kurcalıyordu. Tamam! dediğim zamandan bu yana Tolga’nın arayışlarını takip edip soruyor, bu hafta nereye diye kendimce merakımı gideriyordum. Bir gün Tolga, Sarısu deyiverdi… İlk defa duyduğum bu mekan ile ilgili olarak internette biraz araştırma yaptım. İmar sorunu ve yerleşimle ilgili durumlardan dolayı yerleşimin artmadığı, bir gençlik kampı olduğu yazıyordu. Nehir ile denizin oluşturduğu görüntüye dizilmiş övgüler harici başka da bir şey olmamasına rağmen ben tatmin olmuştum.

Kamp programına Ebazer de en başından bu yana dahildi ve aynı kampı paylaşmak istediğimiz birkaç yakın arkadaşımıza da söylememize rağmen yola üç kişi çıkacağımız kesinleşmişti.

Yola çıkacağımız gün, akşama kadar yağmur yağdı… Gidelim, gitmeyelim ikilemini yerini kesin suretle “gidiyoruz” kararına bırakmıştı. İftar sonrasında yola çıkacak üç kişi için artık yapılması gereken tek şey, işten eve gittiğinde heybeleri, çantaları hazırlayıp yola çıkmaktı.

Ezan okundu… Ramazanın bir günü daha bitti ve içimizdeki heyecan yerini rotaya bırakmıştı. 22.00’da, mahalle kahvesinde karşılaştığımız Gökhan Uslu abimizin fotoğrafımızı çekmesiyle artık yollar bizimdi…

unnamed

Daha önce defalarca kez gittiğimiz Kaynarca güzergahına bu defa akşam karanlığında gidiyorduk. Ebazer’in “bir tane ışık olmaz mı arkadaş” dediği ve yolun iki tarafına ekilmiş ağaçların korkutan insan suliyeti gibi göründüğü yol, Kaynarca’da molaya kadar devam etti. Kaynarca’da bir çay evine yaklaşıp bir direk dibine bisikletleri birbirine yaslayarak bıraktık. Çay iyi gelecekti. Ve illa ki Kaynarcalıların soruları olacaktı.

İlk soru geldi bile:

-Nereye böyle?
– Sarısu’ya gidiyoruz abi.
– Nerden geliyosunuz?
– Adapazarı.

her bisikletçi için kaçınılmaz soru ve cevaplardan sonra rota merakı, oralarda ne yapacağımız, neden bisikletle gittiğimiz, kamp, çadır detayları gibi sorular aralıklarla geliyordu… Ve tabii rotayı yönlendirme arzusu burada da bir abimizin iştahını kabartmıştı.

– Bak şimdi, siz burdan Kaynarca yokuşunu bitirince, sağa değil sola dönün, Kandıra tarafından gidin.
– Niye ordan gidelim?
– O yol daha kısa. Diğer türlü Kerpe’den ormanlık alandan gitmeniz lazım. Siz Kandıra’dan gidin…

Bu yönlendirme hepimizin aklında bir soru işareti oluşturmuştu. Ancak kararı, yol ayrımına gelince verecektik. Çaylarımızdan son yudumları alıp yola koyulduğumuzda saat on bir buçuğu geçiyordu. Düşük ve emin tempomuzdan ödün vermeden yola devam ettik…

Karar vereceğimiz sapağa geldiğimizde en iyi yol bildiğin yol dememize rağmen Kandıra’ya çevirdik. Bu rotada bizleri bekleyen büyük kangal köpekleri, sevimli dişlerini göstere göstere bacaklarımıza saldırıyor, Ebazer çata patı ile resmen savaşıyordu. En sonunda Kandıra tabelasını görüp rahatladığımızda, artık Sarısu’ya kitlenmiştik.

Yiyeceğimiz kısıtlıydı. Akşam karar verdiğimiz için market alış verişini yapamamıştık ve Kandıra’dan ekmek alarak kamp alanına ulaşmak fikri olumlu geldi. Bir fırından ekmekleri alıp lastiklere sıkıştırdık… Artık zaman, Sarısu’ya ulaşma vaktiydi.

Önümüzde iniş çıkışlı 15 kilometre yol vardı. Yükümüzle bu yola giriş yaptığımızda karşımızda “yol çalışması olduğu için bu yol kapalıdır” uyarı tabelasını gördük… Ben emin değildim ama Tolga sanki yolu kendisi yaptırıyormuş gibi hadi devam edelim ne olacak yaa diyerek başladık inmeye. Silindirin, bir yol çalışması için ezerek hazırladığı mıcırlı yüksek yol bitmişti. İnişin sonunda önümüzde koca bir cisibi kolunu kanadını açmış yolu kapatmıştı. Ee şimdi ne olacak?

Cisibinin devamında kaymak gibi beton bir yol, uçsuz bucaksızca devam ediyordu. Makinanın önünden kıvrılarak beton yola lastiklerimizi indirdik ve bastık pedala… Zeminin verdiği rahatlıktan dolayı biraz hızımızı arttırmış, mekana ulaşmanın vereceği heyecan ile tempomuzu yükseltmiştik.

Yol gerçekten güzeldi. Güçlü farlarımız ile önümüz rahat ve aydınlıktı ama uzun tırmanışlar, Adapazarı’ndan buraya kadar gelmiş üç kafadarı zorluyordu. Kilometreler azaldıkça varmanın heyecanı ve kamp yapılacak alanın merakı içimizi sarmıştı.

Yokuşun sonuna vardığımızda dalgaların sesi kulağımıza ulaşıyordu… Gecenin aydınlığı sahili ve kamp kuracağımız tepeyi bizlere gösterdi. Bu küçük mekanın tüm sessizliğini bozan kalın lastiklerimiz ile kamp alanımıza ulaşarak derin bir nefes almıştık. Ağır bisikletlerimiz, yorgun bedenlerimiz derin bir dinlenceyi hak etmişti. Çadırları ayrı ayrı kurmak yerine tek elden sırayla ve hızlı şekilde çadırları kurmaya karar verdik.

Tolga ve benim çadırlarımız aynıydı. Elimiz yatkın ve alışık olduğumuz için ilk önce çıkardığımız çadırımı kurmaya karar verdik. Yatacağımız yerleri karar verirken ne çok uzak ne çok yakın olmasına özen gösteriyorduk. Kalın köklü yabani otları temizlememiz de gerekiyordu. O arada Ebazer çadır ışığını ağaca asmış, altında çadırının malzemelerini ayıklamıştı. Bisikleti de ağaca astığı anda gördüğümüz görüntüyü Tolga ölümsüzleştirmek istedi:

FB_IMG_1497612007486

Benim çadırımı kurmuştuk. Sırasıyla Ebazer ve Tolga’nın çadırını da hallettikten sonra bir an önce uyumaya odaklanmıştı. Saatler 02.00’yi geçmişti… Ateş yakmaktan vazgeçerek, dalgaların, böceklerin sesiyle derin bir uykuya dalmak üzere birbirimize iyi uykular dileyerek çadırlarımıza yerleştik…

 

SARISU SABAHI

 

Kamp sabahların uzun ve derin sabah uykuları yaşamak neredeyse imkansız… Hem temiz havanın verdiği dinç nefes hem de börtü böcek kuş sesleri, bir şekilde uykudan uyandırıyor. Eh, illa ki açlık da kendini gösteriyor. Tolga ve Ebazer’den önce uyanıp biraz keşif yapmak üzere kamp çevresini turlamaya başladım. İnsanımızın kendisini gösterdiği çöp atma durumu burada da olmazsa olmazlardandı. Sağda solda atılmış çöplere sinirlenerek ve söylenerek keşif yapmaya devam ettim. İki ayrı set bölümünden oluşan bu alanda biz üst taraftaydık. Bu manzaradan Sarısu Nehri ve denizin ortasına aldığı kumsal çok net bir şekilde görünüyordu. Aynı zamanda, Akdeniz kumsallarında havası veren etrafını saran yemyeşil tepecikler, burayı daha da farklı kılıyordu…

20170610_074859

Kendimce küçük keşfimden sonra edindiğim bulgular, buraya ait gerçek bir kamp durumu yaşanacağını netleştiriyordu. Amma velakin biz Adapazarı’ndan buna hazırlıklı olarak çıkmamıştık. Tolga’yı uyandırdım ve bahsettiği markete uğramak için kalkmasını istedim. Ebazer ise yanında getirdiği yiyecekleri hazırlayacaktı. Sabah mahmurluğuyla bisikletlerimize binip bulunduğumuz tepecikten aşağıya salarak markete ulaşmaya gittik. Hemen solumuzda bir çiftlik, devamında ise sağ tarafımızda bir gençlik kampı bulunuyordu. Burada oturan iki yaşıt gördük ve bir umutla, içinde perakende ürünlerin istifini gördüğümüz marketin açık olup olmadığını sorduk. Bilmiyoruz, biz de yabancıyız yanıtıyla umutları yitirmeden gençlik kampı girişine doğru pedal çevirmeye devam ettik. Şöyle bir göz attıktan sonra bakımsızlık ve ilgisizlikten her yeri dökülen bu mekandan bir hayır çıkmayacağına inanmıştık… Yapılacak şey belliydi… Sarısu hikayesi maalesef o noktada bitmişti.

 

Tolga’ya birkaç defa düşüncesini sordum. En sonunda Sarısu’dan ayrılma ve Kerpe, Kefken civarında bir yerleşime devam etme fikrinde buluştuk. Ebazer’in getirdiği yiyecekleri yedikten sonra yola koyulmaya karar kıldık…

 

SARISU – KERPE

Sarısu’dan ayrılma kararı biraz buruk bir hissiyat oluştursa da sabah ve öğlenini yaşayarak tadına vardığımız bu mekan için en azından yeterli vakit ayırmıştık. İhtiyaçlarımız vardı. Su, yiyecek… Ve maalesef bunun için medeniyete pedal çevirmemiz gerekiyordu.

Önümüzde bol tırmanmalı ve inişli bir orman yolu vardı. Yaklaşık 3 metre genişliğinde ve 20 santim kalınlığında beton dökülerek ormanın ortasından geçirilen bu yol, Kerpe’ye kadar devam edecek ve bizi şaşırtacaktı. Kandıra’dan Sarısu’ya kadar yapılmış yolu aynısı olan bu tarz yolda lastikler daha fazla tutunsa da toprakta sürmeye yeğdi.

20170610_125124

Yola çıktığımızda aklımızda yeni konaklama alanımız soru işaretiydi. Kerpe’ye vardığımızda karar verme konusunda hem fikir olduk. Pedalladıkça keşif zamanında gördüğü güzel manzaralı yerleri gösteren Tolga’nın sözünü yağmur kesiyordu… Hatta bir defasında o kadar hızlandı ki, birkaç ağacın altına bile girmeye yeltendik. Tekrar yavaşladığında yola koyulduk… Son yokuş ve inişten sonra Kerpe’ye ulaşmıştık.

 

KERPE

 

Yedinci yüz yılda başlayan büyük hikayesi olan Kerpe, derin bir geçmişe sahip… Doğal koy olarak liman görevi gören, yüzmeye gelenlerin “abi yüz metre yürüyorduk su hala belinde” diyerek özetlediği yer Kerpe… Ne diyorduk, yedinci yüz yılda kolonistlerce deniz ticaret yolunun güvenliği için kullanılmış, Roma ve Bizans döneminde de yerleşim olarak devam etmiş, Osman Döneminde ise Odun ve Odun kömürü ihtiyacını karşılayan bir yer olarak tarihi yerini korumaya devam ediyor…

20170610_132255

 

Geçmişte atlarıyla ve gemileriyle bu yerleşim alanına gelenlerin yerine bugün bizler de demir atlarımız ile ulaşıp kamp yapacaktık. Kerpe merkeze ulaştığımızda hava iyice kapatmıştı. Hava durumunda yağacağı belli olmasına rağmen risk alarak geldiğimiz kamp için bir an önce bir yer bulmalıydık. Önce tepelere tırnandık ve kayalıklarda yer aradık. İstediğimiz gibi bir yere bulamadık. Tekrar geri döndük ve rüzgar- yağmurun sepkenini almayacak bir yer arayışı içine girdik. Kerpe merkez sahilde, kuytuda kalan tam üç çadırlık bir alan gözüme çarptı ve seçtiğimiz bu alan sayesinde yağmura rağmen gecenin ilerleyen saatlerinde de rahatlıkla oturabilecektik.

Yağan yağmurun altında çadırlarımızı çok süratli şekilde kurduk, yerleştik ve sıra yemeğe gelmişti… Yağmurun dinmesini bekleyecek iyice acıktıktan sonra sucuk ekmek yapmak için alış veriş yapacaktık. O zamana kadar dinlendik…

20170610_183401

Artık yerimizi bulmuştuk… Bundan sonra burada bol bol dinlenecek, kahvemizi, çayımızı yapacak, istediğimizde denize girecektik. Ebazer ve Tolga balık tutmaya gitmişler ve yaklaşık elli adet balık tutmuşlardı… Temizlemeye üşenmesek akşam yemeğimiz olacaktı ama balıklar kediler için ziyafet oldular… Bizler akşam yemeğimizi de yedikten sonra gecenin ilerleyen saatlerinde şiddeti artan yağmur kuzeyden sert şekilde vursa da kendi kuytumuzda rahatlıkla oturup çekirdek yiyip konudan konuya geçerek sohbetimize devam ettik.

Sahil sessizdi… Gece yağmurluğu, rüzgarlığı ile sahilin mavi ışıkları altında yürüyen birkaç kişi haricinde kimse yoktu… Bu sessizlikte usulca çadırlarımız geçip uykuya devam ettik.

 

KERPE SABAHI – SON GÜN

 

Güneşli bir Kerpe sabahı kadar bizi mutlu edebilecek bir şey olamazdı… Sabaha uyandığımızda akşam yağan yağmurun izini silmeye çalışan güneş, içimizi ısıtmaya yetiyordu. Geç saate yayılan uyku seansımızı geç saatte yapılacak bir kahvaltı ile tamamladık ve yine dinlenceye devam ettik. Tolga’nın denize girmesiyle birlikte ben de girmek istedim ve denizde az da olsa vakit geçirdim. Tolga’nın aksiyon kamerasıyla birkaç çekim de yaptık…

Dün akşam üzeri aramıza katılan sevdiceğim Buse de Kerpe’nin keyfini yaşıyordu… Henüz kiralama aşamasına gelmeyen dağınık şezlongların birine uzanmış kitabını okurken keyifli olduğunu söyleyebilirim… Ebazer ise çadırında keyif yapıyor, ara sıra kömürü yelleyip su ısıtıp kahve demliyordu… Hava gerçekten çok iyiydi hatta sıcaklamaya dahi başlamıştık… Kampımız yerleşmişti hatta misafirimiz dahi olmuştu. Adapazarı’ndan bir kahve içimlik gezmeye gelen ortak arkadaşımız Beyhan ve Adil, kampımıza dahil olarak çeşitli muhabbetlerde buluştuk.

20170611_093728

Anathema’nın şarkılarıyla gecenin derinin kesen yolculuğumuz, mavidişli ses sistemi bağlantımız ve daha sakin şarkılar ile devam ediyordu… Akşam üzerine yakın ateşi tekrar alevlendirip dönüş yolculuğu için karnımızı doyurduğumuzda, istemsizce bir gitmeme dürtüsü bizi tutuyordu ama artık çadırları toplamıştık… İki güne de yayılsa, insan çadırının olduğu alanı boş görünce biraz tuhaf oluyor. Ve eninde sonunda gerçek yaşama döneceğinin verdiği düşünceler, haftalık planlar, iş güç, rapor ve yoğun tempodaki çalışmalar akla düşmeye başlıyordu…

Toplamda üç günlük hikayemizi tamamlamak için sıra artık dönüş yoluna geçmekti. Kerpe’nin bilinen yolunun aksine arka tarafından dolanarak ulaştığımız Kandıra yol ayrımı yolumuzu kısaltmıştı. Önümüzde 50 kilometrelik yolu yavaş yavaş aşacağımız zaman dilimi, iftara yakın evlerimize ulaşacağımızı gösteriyordu.

20170611_175441

Aklımızda bıraktığımız günleri tarif etmeye yaracak kelimeler dolanırken, Ebazer’in nasılsın sorularıma verdiği “çok iyi” cevabı, aslında bizim maceramızı özetliyordu…

Üçümüzün de çeşit çeşit bisikleti mevcut. Yol bisikletlerimiz, Dağ bisikletlerimiz, katlanır bisikletlerimiz… Nihayetinde bisikletli kamp çok daha farklı. Hem grupla hem de bireysel olarak yaptığımız kamplarımız arasında hem mesafe hem gün olarak en uzun kamp maceramız ile gelecekte yapacağımız kamplarımıza şimdiden göz kırpmış olduk…

20170611_183947

Aklımız hep yollarda… Ne olacak sonumuz, ne olacak bu halimiz?